|
Musibetler Karşısında Nefis Muhasebesi |
|
 |
 |
Okunma |
|
77 |
Bediüzzaman Hazretleri bir mektubunda, "Benim suçum, hizmet-i
Kur'âniyemi maddî ve mânevî terakkiyatıma, kemâlâtıma alet yapmakmış."
diyerek âdeta kendini levmediyor. Üstad'ın bu söz ve yaklaşımını nasıl
anlamalıyız?
Öncelikle temel bir kaideye dikkatlerinizi çekerek sözüme başlamak
istiyorum. Büyük zatların söz, fiil ve davranışlarını, onların kendi
ruh ufku ve seviyeleri açısından ele alıp değerlendirmemiz gerekir.
Aksi takdirde o büyük zatlar hakkında yanlış kanaat ve sonuçlara
varabiliriz. İşte soruda tevcih edilen hususa bu zaviyeden baktığımızda
Bediüzzaman Hazretleri'nin bu ve buna benzer söz ve yaklaşımlarının,
her şeyden önce, kendi muhasebe ufku ve iç hesaplaşmasının bir sonucu
olduğunu görürüz.
Muhasebe Dinamiği
Hiç şüphesiz bir mü'minin muhasebe duygu ve düşüncesine sahip olması,
kendisiyle yüzleşip hesaplaşması Kur'ân ve Sünnet açısından çok önemli
bir düşünce tarzı ve bir telakkidir. Bediüzzaman Hazretleri de dinde
çok önemli yer ve konumu olan bu dinamikleri kullanarak maruz kaldığı
çeşit çeşit bela ve musibetler karşısında dimdik ayakta durmuş ve
ömrünün sonuna kadar imana ve Kur'ân'a hizmet mücadelesini devam
ettirmiştir. Sizin de bildiğiniz gibi o, kendi ülkesinde sürgünlere
maruz bırakılmış.. hapishanelerde tecritte tutulmuş.. mahkeme mahkeme
dolaştırılmış.. vatandaşlık haklarından mahrum edilmiş.. din, düşünce
ve vicdan hürriyeti engellenmiş.. esaret zindanlarında zehirlenmiş.. en
yakınlarıyla bile konuşmasına müsaade edilmemiş.. divan-ı harplerde bir
cani gibi muamele görmüş.. hâsılı, "Eğer dinim beni intihardan
menetmeseydi, bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti." diyecek
kadar türlü türlü eza ve cefalara maruz kalmış birisidir. Evet,
yaşadığı hayat şahittir ki, o, dünya zevki namına bir şey tatmamış,
duymamış, yaşamamış, tam aksine bin bir çile ve ızdırap içinde bir ömür
geçirmiştir. Hiç şüphesiz bütün bu muameleler ona kasıtlı olarak,
haksız yere ve zalimane yapılmıştır. İşte bunca gâile ve musibet
karşısında bile o, "Neden bütün bunlar benim başıma geldi?", "Bu
zalimler neden bana zulmedip duruyorlar?", "Niçin bu musibetler bir
türlü yakamı bırakmıyor?" demek yerine, derin bir muhasebe ve iç
hesaplaşması içine girerek "Demek benim suçum, hizmet-i Kur'âniyemi
maddî ve mânevî terakkiyatıma, kemâlâtıma alet yapmakmış." diyerek
kendine yöneliyor ve tam bir tevekkül, teslim ve tefviz içinde bir
tavır ve duruş sergiliyor. Bu duruşta başkalarını suçlama, onlarla
kavga etme ve –hafizanallah– kaderi tenkit etme gibi musibetleri
ikileştiren kayıplar yoktur. Aksine gelecek adına sağlam ve güvenilir
adımlar atabilmenin teminatı vardır.
Kader Mutlaka Adalet Eder
Bediüzzaman Hazretleri'nin bu yaklaşımını kavrayan insanlar,
zannediyorum hayatlarını istikamet çizgisinde sürdürebilme ve rantabl
olarak değerlendirebilme adına bulacakları en önemli disiplinlerden
birini bulmuş sayılırlar. Yine böyleleri karşılaştıkları sıkıntı ve
musibetler karşısında suçlayıp sorgulayacakları hedefi tutturmuş ve
böylece değişik düşünce kaymalarına düşerek kazanma kuşağında kayıplar
yaşamaktan kurtulmuş olurlar. Az önce de zikredildiği gibi, bunlar ne
çevresindekilere atf-ı cürümlerde bulunur ne kadere taş atar ve ne de
"Ne günahım var ki, bütün bunlar benim yahut yakınlarımın başına
geldi?" diyerek yakışıksız sayılabilecek sözlerle düşünce inhirafları
yaşarlar. Aksine dış yüzü itibarıyla kayıp gibi görünen hâdiselerde
kazanç üstüne kazanç elde ederler.
Öte yandan, tenkidini tevcih edeceği mecrayı bulamayan tali'sizler ise
başlarına gelen musibetlerden dolayı ya başkalarını suçlar ya da
sünnetullah dediğimiz ve herkes için geçerli olan ilâhî kanunlara karşı
açık yahut gizli itirazda bulunarak kaderi tenkit etme gibi tehlikeli
bir vadiye sürüklenmiş olurlar. Evet, insan böyle bir mülâhazayı, bir
kelam-ı nefsî, bir iç konuşmayla dahi kalbinden geçirmiş olsa yine
tehlikeli bir vadiye doğru adım atmış sayılır. Çünkü asla unutulmaması
gerekir ki, insanlar zulmetseler de kader mutlaka adalet eder. O
sebeple kaderi tenkit etmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Üstad
Hazretleri de , "İnsanların ayn-ı zulümleri içerisinde kader-i ilâhi
tecellî eder." diyerek bu konuya işaret etmiştir.
Meselenin ayrı bir veçhesi de şudur: İnsanın, başına gelen gâileleri
kendinden, kendi nefsinden bilmesi onun imanının kemalinden
kaynaklanır. Nitekim Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Kerim'de, "Sana gelen her
iyilik Allah'tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir." (Nisa
Sûresi, 4/79), "Başınıza ne musibet geldi ise, o, ellerinizin kazancı
iledir; kaldı ki Allah çoğunu da affediyor." (Şûra Sûresi, 42/30) gibi
ayetlerle bu hususa işaret etmiştir. Bu ve benzeri ayet-i kerimelere
bakıldığında ve kâinatta cereyan edip duran hâdiseler süzülüp satır
satır incelendiğinde görülecektir ki, o hâdiselerin hiçbirini
rastlantıya vermenin, onların başıboş olduğunu düşünmenin imkânı
yoktur. Yoktur çünkü bütün o hâdiselerin arkasında onlara hükmeden bir
Hâkim ve onları en ince hikmetlerle varlık sahasına çıkaran bir Hakîm
vardır. İşte Bediüzzaman Hazretleri bir insan-ı kâmil tavrıyla, maruz
kaldığı bütün eza ve cefaların, katlanmak zorunda bırakıldığı bütün
elemlerin sebeplerini dışarıda değil kendi içinde, başka bir ifadeyle
Allah (celle celâluhu) ile olan münasebetlerinde aramıştır.
İman Hizmeti ve Çocukça Beklentiler
Üstad Hazretleri'nin bu yaklaşımından ayrıca şu sonucu da
çıkarabiliriz: İnsan; imana, Kur'ân'a hizmet ederken zihnini
dünyevî-uhrevî her türlü mülâhazadan tecrit etmeli ve sadece Cenâb-ı
Hakk'ın hoşnutluğuna kilitlenmelidir. Yalnız Allah'ı dilemeli ve
Resûlü'nün yakınlığını ümit etmelidir. Evet, i'lâ-yı kelimetullah
yolunda hizmet etmek bir vazife ve bir kulluk borcudur. Dolayısıyla o
hizmet, Cennet'e girme ve Cehennem'den kurtulmaya bile alet
edilmemelidir. Ve yine o hizmet, fizikötesi âlemleri müşâhede, derin
haz ve zevklere ulaşma gibi mânevî ve ruhanî zevk ve lezzetler için
bile olsa vasıta yapılmamalıdır. Belki yapılan amellerle uhrevî saadet
ve mânevî makamları kazanmaya çalışmak bazı kimseler için bir eksiklik
olmayabilir. Ancak ekmeliyet ve etemmiyet peşinde olan hizmet erleri bu
tür mülâhazaları bir noksanlık ve kusur saymalıdırlar. Dünyevî bir
kısım arzular peşinde koşmak, beklentilere girmek ise zaten ihlâsa
bütün bütün münafidir, dolayısıyla dinin bu mevzudaki hükmü de
bellidir. Evet, Allah Mabûd-u Mutlak olduğu için O'na kulluğun
karşısında hiçbir şey bedel olamaz. O Maksud'dur.. Matlûb'dur..
Mahbûb'dur.. Mabûd'dur. O'nun arkasına düşülür.. O'na aşkla, iştiyakla
yönelinir.. O talep edilir.. O sevilir.. O'na ibadet edilir. Fakat
kat'iyen, "Bunları şunun için yaptım." denemez. Çünkü kulluk Allah'ın
hakkı, bizim de vazifemizdir. İşte Üstad Hazretleri, hizmet-i imaniye
ve Kur'âniye'yi maddî ve mânevî terakkilere alet etmeyi mahzurlu
sayıyor, hatta onun da ötesinde bunun bir suç olduğunu söylüyor.
Burada ayrıca ifade edelim ki, Cenâb-ı Allah'tan Cennet'i isteme ve
yine Cehennem'den O'na iltica etme bu söylediklerimize zıt değildir.
Biz her gün defalarca bunlar için el açıp dua ederiz. Çünkü ne Cehennem
azabına tahammül edebilir ne de Cennet'e girmeme gibi bir mahrumiyete
dayanabiliriz. Ondan mahrumiyete nasıl katlanabiliriz ki? Ötede
Cemalullah'ı müşâhede ve Resûlullah ile maiyyet ancak Cennet'te mümkün
olacaktır. Allah'ın en büyük lütfu ve ihsanı olan Rıdvan da yine
Cennet'te elde edilebilecektir.
Evet, Cennet'e girmeyi, Cehennem'den kurtulmayı yapılan amellere
bağlamak farklı bir şey, onları Allah'ın sonsuz lütfundan, engin
rahmetinden beklemek tamamen farklı bir şeydir. Haddizatında yapılan
amellerle Cennet'i elde etmek mümkün olmadığı gibi, Cehennem'den
kurtulmak da mümkün olmayacaktır. Onlar ancak Rahmeti Sonsuz'un
merhamet ve şefkatiyle nâil olunabilecek nimetlerdir.
İşte iman ve Kur'ân hizmetini bir kısım füyûzat hislerine bağlamak da,
o gayretlerin mükâfatını dünyada talep etme mânâsına gelir. Hâlbuki
böyle bir talep, insanın dar ufku ve dünyanın darlığı içinde peşine
düşülmüş çocukça bir talep olur. Hani, bayram günü babası çocuğuna,
"Dile benden ne dilersen!" der. Çocuk da birkaç tane bilye yahut
arkadaşlarına caka yapmak için bir çift popul ister. Elbette ki bu, o
çocuğun kendi dünyası, çocukça bakış açısına göre bir taleptir.
Aynen öyle de insan ötede Cennetleri, onun da ötesinde Cemalullah'ı
peyleyebileceği sermayeyle burada dünyevî, basit birtakım isteklerin
peşinde olur veyahut bir kısım ruhanî zevk ve hazların peşine düşerse
kendi darlığına göre taleplerde bulunmuş; istek ve taleplerini çocukça
bir bakış açısına teslim etmiş demektir. Hiç şüphesiz bu durum da o
bâkî mükâfatı burada fenaya mahkûm etmek mânâsına gelir.
Hâlbuki Allah için yapıldığından dolayı hizmet zaten çok kıymetlidir.
Onun bir anı dünyaları peylemeye yeter. Hubb-u cah, tûl-i emel gibi
virüslere mağlup olup ya da mânevî zevklerin peşinden koşup o
hizmetleri Allah'ın rızasından başka şeylere alet etmek elbette onların
değerini düşürür. Kulluk Şâh-ı Geylânî, Hasan Şâzilî olmaya bile
bağlansa bu böyledir. Ama herhangi bir beklentiye girilmediği hâlde
Cenâb-ı Hakk'ın bunları lütfetmesi Allah'ın fazlındandır ve üzerinde
durduğumuz konuyla karıştırılmamalıdır.
Bediüzzaman'ın Aşkınlığı
Başta da dikkat çekmeye çalıştığımız gibi, Üstad Hazretleri'nin, "Benim
suçum!" demesi onun kendi yüksek ruh ufku ve hassas kriterleri
açısından meseleye bakışının bir sonucudur. Çünkü hayatı tetkik
edildiğinde görülecektir ki o, nezih bir vasatta dünyaya gelmiş, hep
nezih olarak yaşamış ve yaşadığı gibi ötelere yürümüştür. Başkalarının
ancak kırk-elli yaşlarında ulaşabileceği idrak seviyesine o, daha çocuk
denecek yaşlardayken ulaşmış, ilk gençlik yıllarından itibaren hep
iffetiyle matmah-ı nazar olmuş ve çok erken dönemde ilim, irfan, iz'an,
idrak ve basiretiyle çevresindeki insanların dikkatini üzerine
çekmiştir. Hayat seyri, iman ve Kur'ân mücadelesine bakıldığında onun
daha dünyaya gelirken mükemmel denilebilecek bir donanımla geldiği;
gelip bütün ömrünü bir peygamber vârisi çizgisinde sürdürdüğü
görülecektir. İşte o, baş döndüren fedakârlıkları, hayranlık uyandıran
hizmet ve gayretleri karşılığında dahi dünyevî-uhrevî hiçbir beklentiye
girmemiş, yapıp ettiklerini herhangi bir istek ve talebe bağlamamış,
hep müstağni davranıp iffetli yaşamıştır. Öyle ki başkaları için
mahzursuz sayılabilecek pek çok şeyi kendisi için mahzurlu görmüş ve
ihlâs çizgisini muhafaza adına çok çetin, zorlu ve hassaslardan hassas
bir hayata talip olmuştur.
Şimdi hayatını bu çizgide sürdüren bir insan eğer "Benim suçum,
hizmet-i Kur'âniyemi maddî ve mânevî terakkiyatıma, kemâlâtıma alet
yapmakmış." diyorsa o zaman bu ifadeyi düz ve sathî bir bakış açısıyla
değil de daha farklı bir ufuktan değerlendirip yorumlamak, arkasında
daha farklı mânâlar araştırmak gerektiği kanaatindeyim. İşte meseleye
böyle bir im'ân-ı nazarla bakıldığında şu tespitlerde bulunulabilir:
Görünme, ücreti peşin olarak alma, bir kısım füyûzat hislerinden
istifade etme gibi maddî veya mânevî arzu ve beklentiler her insanın
mahiyetinde potansiyel olarak mevcuttur. Üstad Hazretleri de her beşer
için söz konusu olan bu duyguların kendi tabiatında da bilkuvve
varlığını müşâhede etmiş; etmiş ve daha ilk merhalede, tahayyül ve
tasavvur noktasında onlara karşı ciddi bir mücadeleye girişmiş, tabir
caizse onların ipini çekmiş, neşv ü nema bulup gelişmelerine fırsat
vermemiştir. İşte kanaatimce, Üstad Hazretleri'nin yukarıdaki ifade ve
yaklaşımını, muhtemel ve potansiyel böyle bir tehlikeye karşı ortaya
konan bir mücadele şeklinde anlamamız daha doğru olur.
Ayrıca yukarıdaki ifadeye, bize hitap eden, bizi uyaran bir ikaz
nazarıyla bakmak konunun doğru anlaşılması için gözden kaçırılmaması
gereken önemli bir başka husustur. Bu sebeple Üstad Hazretleri
yukarıdaki beyanında her ne kadar kendisine hitap etmiş, kendisini
kastetmiş olsa da, biz, o sözü kendimize hitap ediyormuş gibi okumalı,
kendimiz için dersler çıkarmalı; çıkarmalı ve iman ve Kur'ân hizmetini,
değil dünyevî hedef ve taleplere, uhrevî arzulara bile basamak
yapmamamız gerektiğini anlamalıyız. Evet bu ve buna benzer ifadeleri,
numune-i imtisal konumunda bulunan insanların bize örnek olmaları
şeklinde okuyup değerlendirmek hem daha salim, hem daha doğru bir
düşünce tarzıdır. Konuyu böyle anlamamak ise Hazreti Üstad'ın ömrünü
adadığı Kur'ân hizmetini, maddî ve mânevî kemâlâtına alet yapmış
olabileceğini düşünmek mânâsına gelir ki –hafizanallah– bu, çok büyük
bir hata ve günah olur.
Sonuç olarak, Hazreti Üstad, maruz kaldığı türlü türlü eza ve cefa,
musibet ve imtihanlar karşısında hep kendisiyle hesaplaşmış, zalimlerin
zulümlerinin arkasında âdil kaderi müşâhede etmiş, dolayısıyla da ne
kaderi tenkit etmiş ne de kimseyi suçlamıştır. Suçlamak bir yana
hakikat nurunun imana muhtaç gönüllerdeki tesirini gördükçe kendisini
kasaba kasaba dolaştıranlara, zindanlarda kendisine yer hazırlayanlara
hakkını helâl etmiştir. Ve yine o, hiçbir sûrette ulvî hakikatleri
kendi şahsına alet yapmamış; iman ve Kur'ân hizmeti karşısında
maddî-mânevî hiçbir beklentiye girmemiştir; girmemiştir zira ihlâsın
zedelenmemesi, o dupduru hakikatlerin nefsî bir kısım mülâhazalarla
kirlenmemesi için müthiş bir irade ortaya koymuş, bir aşkınlık
sergilemiş ve böylece kendisinden sonra gelenlere rehber ve örnek
olmuştur. Dolayısıyla Din-i Mübîn-i İslâm'a hizmet etmeye adanmış
ruhlar, hizmetlerini sadece Hak rızasına bağlayıp kendilerini
unutabildikleri ölçüde Hazreti Üstad'ı örnek almış, hak ve hakikate
tercümanlık yapmış olacaklardır.
Yazar: Fethullah Gülen HocaEfendi
Kaynak: Fethullah Gülen Web Sitesi (tr.fgulen.com)
|
Yorumlar |

|
|