|
 |
 |
Okunma |
|
30 |
Fahreddîn-i
Râzî Herat ve
civarında bozuk inançları yaymakla meşgul
olanlarla mücâdele ediyor, Müslümanlar'ı
bunların
tehlikelerine karşı korumaya çalışıyordu. Üç yüz kadar atlı
talebe ve âlim ile Herat'a geldiğinde; hem devlet,
hem
din büyükleri akın akın ziyaretine gelmiş, alâka göstermişlerdi. Ama
birileri
vardı ki; ne geliyor, ne de gelme arzusu ızhâr ediyordu. Acaba
Fahreddîn-i
Râzî hazretlerinin muhâliflerinden miydi?
Halktan bir
zengin, bir gün Fahreddîn-i
Râzî hazretlerini bahçesinde
yemeğe dâvet etti. Maksadı; ziyaretine gelmeyen zâtı da orada
bulundurup,
görüşmelerini ve bir yanlış anlamanın meydana gelmemesini temin
etmekti.
Fahreddîn-i
Râzî hazretleri, yemekte
karşılaştığı ziyaretine gelmeyen
zâta,
- Niçin bizi
ziyârete gelmediniz? diye
sordu. Şöyle cevap verdi o zât:
- Ben
fakirin biriyim. Ne ziyâretinize
gelişim size bir şeref kazandırır,
ne de gelmeyişim size bir şey kaybettirir. Siz mühim kimselerle meşgul
olun.
Bu cevap
Fahreddîn-i Râzî hazretlerini
düşündürdü. Bu defa büsbütün
meraklanarak ısrarla suallerini peşi peşine sıraladı:
- Bu,
sıradan birinin sözüne
benzemiyor. Kalbi-gönlü uyanık birinin
cevabıdır bu. Şimdi daha çok meraklandım. Söyleyin lütfen niçin
gelmiyorsunuz?
Bize vermek istediğiniz bir mesajınız olmalı.
- Sen,
'Müslümanlar'ın benim ziyâretime
gelmeleri vâciptir' diyormuşsun.
Neden senin ziyâretine gelmek vâcip olsun?
- Ben ilim
ehli biriyim. Benim
ziyâretime gelenler aslında benim değil,
ilmin ziyâretine gelmiş olurlar. Mücâdelemde bana yardımcı olmuş, beni
desteklemiş sayılırlar.
- Öyle ise
anlat bakalım... İlmin
hedefi Allâh'ı bilmek olduğuna göre,
nasıl biliyorsun Hazret-i Mevlâ'yı?
- Yüz delil
ve burhan ile biliyorum
Allah Teâlâ'yı...
- Peki
öyleyse, söyler misin; burhan ve
delil, şüpheleri gidermek için
değil midir? Demek sende bu kadar şüphe varmış ki her birine
delil
aramış; ancak bu delillerle şüpheni gidermişsin. Halbuki Allahü
zû'l-Celâl
bana, öyle bir îman verdi ki; şüphenin zerresi bile kalbimde yoktur.
Olmayan
şeyi gidermek için ne diye delil ve burhan arayayım?
Bu cevaptan
sonra bir suskunluk başlar.
Neden sonra yerinden kalkan
büyük müfessir Fahreddîn-i Râzî hazretleri,
- Uzat elini
de öpeyim. Sen sıradan
biri değil, bir îman ve ihlâs numûnesi
mâneviyât sultânısın. Kim isen söyle de beni daha fazla merakta
bırakma.
Fahreddîn-i
Râzî hazretlerinin kulağına
eğilen birinin, fısıltı hâlinde
söyledikleri şundan ibârettir:
- Konuştuğun
zât, Necmüddîn-i Kübrâ
hazretleridir.
Fahreddîn-i
Râzî hazretleri hemen diz
çöküp rica eder:
- Lütfen
beni de kabul buyurun
tâlipleriniz arasına da, ben de iştirak
edeyim sohbetlerinize...
*
*
*
İşte zâhirî
ilimle bâtınî ilmin
farkı... İşte zâhirî ilim ehli ile,
zû'l-cenâhayn olan mâneviyat erbâbının seviye ve dereceleri... Keza,
aralarındaki
diyaloğun güzelliği ve hakkı teslim ile neticelenişi... Ve,
biribirlerine
karşı olan nezâket ve saygıları...
Zamanımız
'tartışmacıları'na örnek
olması dileğiyle...
ALLAHÜ TEÂLÂYI
BİLİR MİSİN?
Abdullah
bin Mübarek, bir gün yolda gidiyordu. Önünde birkaç koyunla bir
çoban çocuk gördü.
Ona acıdı ve; "Zavallı, çocuklukta çobanlık yaparsa, büyüdükte Allahü
teâlânın ibâdet ve mârifetine nasıl erişir?" dedi. Sonra kendi kendine;
"Gideyim, ona Allahü teâlâyı tanımakta bir mesele öğreteyim." deyip,
çocuğun yanına geldi ve:
-Evlâdım, Allahü teâlâyı bilir misin?
buyurdu.
Çocuk:
-Kul nasıl sâhibini bilmez?" dedi.
-Allahü teâlâ'yı ne ile biliyorsun?
-Bu koyunlarımla.
-Bu koyunlarla, O'nu nasıl bilirsin?
-Bu birkaç koyun çobansız işe yaramaz.
Bunlara su ve ot verecek,
kurttan ve diğer tehlikelerden koruyucu birisi lâzımdır. Bundan anladım
ki, kâinat, insanlar, cinler, hayvanlar ve canavarlar ve bu kanatlı
kuşlar bir koruyucuya muhtaçtır. Bu binlerce çeşit mahlûkatı korumaya
kâdir olan, Allahü teâlâdan başkası değildir. İşte bu koyunlarla Allahü
teâlâyı, böylece bildim
-Allahü teâlâyı nasıl bilirsin?
-Hiç bir şeye benzetmeden bilirim.
-Böyle olduğunu nasıl bildin?
-Yine bu koyunlardan.
-Nasıl?
-Ben çobanım. Onların koruyucusuyum.
Onlar benim korumam ve
tasarrufumdadırlar. Onlara dikkatle bakıyorum. Ne onlar bana benzerler,
ne de ben onlara benzerim. Buradan, bir çoban koyunlarına benzemezse,
Allahü teâlânın elbette kullarına benzemiyeceğini anladım. Abdullah bin
Mübârek:
-İyi söyledin. İlimden bir şey öğrendin
mi? buyurdu.
Çocuk:
-Ben bu sahrâlarda, nasıl ilim tahsîl
edebilirim, dedi.
-Peki başka ne öğrenmişsin?
-Üç ilim öğrendim. Gönül ilmi, dil ilmi
ve beden ilmi.
-Bunlar nelerdir, ben bunları bilmiyorum.
-Gönül ilmi şudur ki, bana kalb verdi ve
kendi mârifet ve muhabbeti
yeri eyledi ki, bu kalb ile O'nu bileyim. O'nun sevdiklerine gönülde
yer vereyim, sevmediklerine yer vermiyeyim ve böylelerinden uzak
olayım. Dil ilmi şudur ki, bana dil verdi ve dili zikretmek, O'nun
ismini söylemek yeri eyledi. Bununla O'nu hatırlatanları dile
getirmeği, O'ndan bahsetmiyen sözden onu korumayı, böyle sözden uzak
olmayı îmâ etti. Beden ilmi şudur ki, bana beden vermiştir ve onu
kendine hizmet yeri eylemiştir. Böylece O'na hizmet olan her şeyi
yaparım, hizmet olmayan şeyi ise bedenimden uzaklaştırırım.
Abdullah bin Mübârek, bunun üzerine:
-Ey çocuğum! Evvelki ve sonraki ilimler,
senin bana bu öğrettiklerindir! dedikten sonra: Ey oğul, bana nasîhat
ver, buyurdu.
-Ey efendi! Âlim olduğun yüzünden belli
oluyor. Eğer ilmi Allah rızâsı
için öğrendiysen, insanlardan istemeyi, beklemeyi kes. Yok, dünyâ için
öğrenmişsen, Cennet'e kavuşamazsın, dedi.
|